Yazma derdine tekrar nasıl bulaştım hiç bilmiyorum.Ne
güzel son üç yıldır okurluk yapıyordum.Sanırım yine birileri-ya da bir
şeyler-hayatımda kırılma noktaları oluşturdu.Farkında değilim.Geçen gece
Polanski manzaralı evimin balkonunda otururken, baktım yazmaya başlamışım.Derdim
neyse!İçimi boşaltmak tabii ki.Uzun süredir elime kalem bile almamıştım.Sanırım
rahatlamak, anlatmak, ota-boka cümle kurmak bir dönem için iyi geliyor insana…Tıkanana
kadar.Hoş, tıkandığım için değildi yazmayışım .Nedendi; bilmiyorum işte.Küstüm
belki de.Canım sıkıldı, “ne diyorum ki ben” diye anlamadım kendimi.Okumak daha
iyi geldi. Proust ile kayıp zamanın izine düşmek, İ.Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar’ını
–İstanbul’da yaşarken-bir kez daha okumak, Auster’in uzaklara yazdıklarını,azimle
yazılan mektupları okumak..vs..vs..Başkalarının yazdıklarını okumak daha
keyifli.Bunun tadına varınca sanırm,yazacağım her şeyin anlamsız, yavan ve
gereksiz olacağını düşündüm kim bilir..Kimse bana yazma demedi,yaz da
demedi.Sadece öyle bir “gün” yaşadım ki-demek ki gün o günmüş!-tüm içimdekileri
oturup kağıda kustum tam anlamıyla. Buyrun, çenem böylece düştü işte ve en
azından bugünler için bana iyi geleceğini bildiğim yazma sürecim tekrar
başlamış oldu.
Yeni hayatımın (–n) inci günündeyim.Eski hayatımın
sıfırlanmasını bekliyorum.(-n+1),(-n+2),(-n+3),.çok değil bu n sayısının
değeri, sadece bilinmiyor.Ama bazı n sayıları vardır ki; daha en başta bilirsin
aslında değerini ama yine de formülü uygulayarak sonuca ulaşmayı
beklersin.Senden,çözüm istenir çünkü adım adım çözüme ulaşman.Burada da
ulaşılacak bir sonuç var; hatta ne olduğu da biliniyor. n’in pek bir bilinmeyenliği
yok anlayacağınız.Anladınız mı,önemli mi..ben bile ne dediğimi anlamazken!
Her neyse! Tüm bunları yazarken ve hayatım hiç olmadığı
kadar net bir dönemden geçerken; masada,oturduğum yerde zıpladım.Tam anlamıyla
zıpladım evet. Kuvvetli bir matkap sesiyle birlikte salonun duvarları sarsıldı.
Bilgisayar masasının yanındaki duvarda-başımın sol üstüne denk geliyor-kocaman
iki delik açıldı birden bire. Duvar patladı! Birisi yan daireden, bizim eve doğru tünel
açmaya çalışıyordu sanki. Ya da iki tane irice gözetleme deliği! Korktum tabii
ki! Gürültü kesildiğinde,iri sıva parçaları pat! pat!
masanın üzerine düştü. Sonra tekrar çalıştı matkap. Biranda elimde sıva
parçasıyla karşı dairenin ziline basarken buldum kendimi.Ne olduğunu anlamıştım
ancak,korkuyla karışık, sinirlerim de zıplayınca, kendime hakim olamadım
sanırım.
“mal sahibi, mülk sahibi..Bir buçuk aydır bitmeyen
tadilatınıza gıkımızı çıkarmadık ancak, bizim taraftan çıktınız bu sefer...Patlattınız
sonunda duvarı, dayanamadı !”
Kapıyı ak sakallı-hem de en çemberinden-yaşlı ve küstah mı
küstah bir amca açtı.Önce şortuma bir göz süzerek, yüzüme bile bakmadan ustaya
seslendi. Hiç istifini bozmadan, “telafi ederiz hasarınızı,duvarlar inceymiş ne
yapalım “ demez mi..
Usta beni öldürsene!Tutsana beni, adama saldırmayayım.O anda
sakinleştim.Elimdeki sıva parçasını ustanın eline tutuşturup “ gel de şu
deliklere bak usta” diyebildim.Yarın yine kapı kapıya çıkacağız dışarıya. LCD
televizyonunu duvara asmaya çalışırken, komşusunun salonundan çıktı” internet
haberlerine çıkar mıyız; karikatür gibi olduk yahu!Yıllardır okuduğum mizah
dergilerinde görürdüm bu durumları, gülerdim.Yine güldüm, gerçi usta gittikten
sonra-ustanın çözümü “abla tablo falan vardır sizde, sıvadıktan sonra üzerine
assanız, aynı boyayı nasıl tutturcaz ki” şeklinde olunca- güldüm…Umarım ben bu
şehirden gidip,(-n+n) inci gün gelene kadar sağlam bir İstanbul depremi olmaz.Bu
incecik duvarlar altında ha bir de ölemezsek o zaman boku yedik demektir.Bu
arada ne çok uçak geçti bu gece hava limanına doğru.Kim bilir nerelerden geliyorlar.Peki
ya ben,uçağa binebilir miyim, sanırım bu konuyu biraz düşünüp etüd etmem
gerekecek...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder