31 Mayıs 2013 Cuma

YOL


Tuhaf günler yaşıyorum. Hani 2013 yılının bana bir pislik yapacağını seziyordum ama bu kadar değişimin, hem de yılın ilk dört ayında olabileceğine inanmazdım yine de. Hoş, artık “ hayat bu,bizi şaşırtmazsa ona hayat denmez” diyerek üzerine pek kafa yormamayı tercih ediyorum.                                                        
Tüm bu olan bitene kulak asmadan, yirmi yılın yaşanamamış günlerine inat, eski 45’ likleri son ses açtık. Önümüzde upuzun bir yol olduğunu hayal ettik. Güneye gidiyorduk, tatile. Ankara’nın o çorak bozkırından-alışkanlık olmuş bozkır demek ancak,Ankara İzmir’den daha yeşil halde o bir gerçek!-çıkıp gitmekti hayalimiz.İki gün neyine yetecek, yirmi yıl önce salak bir sebep yüzünden arana duvarlar ördüğün o can arkadaşınla kaybettiğin yarı ömrü nasıl telafi edeceksin.Deliliğe vurduk, boş ver dedik.Hayal bu ya!dedik. "Sev kardeşim,..” dedi teyp, "sevdik" dedik.Gel kardeşim dedi, "geldik" dedik.Gele gele AŞTİ’ye gelmiştik.Birden, o anda, o U dönüşünü yaptıktan sonra,-Oliver Amca’ya selam çakıp!- araba bal kabağına,kıyafetlerimiz paçavraya,tekerlekler oduna vs..dönüştü işte.Uzun süreli park edemeyeceğimiz yerde durduk.İçi dolu bavulumu alıp, kısa bir vedayla bilet gişelerine yöneldim.Arkama bakamadım.Onun da baktığını pek sanmıyorum, sıkışık bir trafik vardı zira.Romantizmin yeri değildi.Zaten vedaları hiç sevmem. “Ben giderim,taksiler var” dediysem de “olmaz, ben bırakırım seni” dedi.İnattır bilirim.                                
Perona yürüdüm.Oysa iki gün önce burada sarmaş dolaştık.Ama gitme vaktiydi ve bundan daha doğru bir vakit olamazdı.Biletimi aldım.Yarım saat vardı harekete.Bavulu parkedip, bekleme salonunda oturdum bir banka.İçim pır pırdı.Bu şehre tekrar gelmek, beni hiç bu kadar mutlu etmemişti.Ayrıldığım için ilk kez üzülüyordum.Ama artık büyümüşüz,olgun ve dolgun,ağzının tadını bilen kişiler olmuşuz.O yüzdendir ki tadın damakta kalması gerekiyor çoğu zaman.Tadı damağımda bir hafta sonunu ardımda bırakıp, otobüsteki yerime oturmuştum nihayet.Bir arkadaşım, “neden uçakla gitmiyorsun ki?” diye sormuştu on saat süren geliş yolculuğumu duyunca.Uçmak güzel tabii, zamandan ve enerjiden tasarruf.Ama ya korku!Sonra bunu düşündüm aslında.Çok sık seyahat etmediğim için,ya da eski hayatımda, (-n+n) gün sonra sıfırlanacak olan ,genelde özel otoyla seyahat ettiğimden belki... bunun farkında değildim.Ama uçağa bindiğim kadarıyla korktum.Hani yalnız,nereye kadar uçabilirim..Deneyeceğim bir gün.
Ayaklarımı yere basarak oturduğum koltuğun konforu beni rahatlatmıştı.Ta ki sol yanımdaki koltuğa kucağında bebekle genç bir bayan oturuncaya kadar.Bebek henüz iki aylıkmış.Bunun şaşkınlığını anlamaya çalışırken, otobüste birden bire-sayabildiğim kadarıyla- yedi tane çocuk belirdi. Üç bebek, dört yetişkin çocuk.Yetişkin..yetiştiler; her yere..Muavine, şoföre..Çığlık çığlığa.Yan koltuğumda oturan bayan, bebekli hanımı görünce hemen ilgilendi. "Ben yardımcı olurum,kaç aylık,canım!” gibilerinden bir şeyler söylerken, birden ağlamaya başladı.Ne olduğunu yine anlamamıştım.Her şey o kadar seri şekilde oluyordu ki…Kadıncağız hüngür hüngür ağlamaya başladı, kapandı pencere kenarına..Sakin olun, ne oldu demeye kalmadan “ ben iki ay önce bebeğimi kaybettim” demez mi!O oy!Muavinden hemen bir kulaklık istedim.Beş buçuk saatlik yolum ve düşünmemem gereken çok şey vardı.Pamuk yol music list den  bir yığın şarkı seçip, kontağı kapattım dışarıyla.İki aylık bebeğin hiç sesi çıkmadı.Yanımdaki bayan ara sıra üzerimden aşırıp kendini, “Allah bağışlasın, acısını yaşatmasın..” dediyse de genç anne çok yüz vermedi. “Beşikteki El” filminde R.De Mornay’in canlandırdığı psikopata bağlamış bakıcı geldi aklıma yol boyu. Kadıncağız için için acısını tazeleyip, Yasin duları  okuyarak yolu yarılarken, aklımdan böyle şeyler geçirdiğim için kızmadım değil kendime ama… Bana kim acısın.yedi çocuklu bir otobüste,travmatik yol arkadaşıyla beş buçuk saat yol alacaktım.                                                                                                                                          

Kulaklığı taktım.Gözlerimi kapattım.Upuzun bir yola çıktık.Pencereler açık,fonda eski kırk beşlikler.. “Bim bam bom, çok şükür dostlar..” diyerek güneye indik.Hepimizin yaşayabileceği ortak paydalı o distopik ülkemize mutlu mesut  ulaşmıştık sonunda..
Ve anladım ki, Pamuk yolun kekleri süpermiş , iyi kafa yapıyorlar laf aramızda..

Emir Kipinde Bir İsimle Yaşamanın Zorluklarından Biri ya da Birkaçı


Yazma derdine tekrar nasıl bulaştım hiç bilmiyorum.Ne güzel son üç yıldır okurluk yapıyordum.Sanırım yine birileri-ya da bir şeyler-hayatımda kırılma noktaları oluşturdu.Farkında değilim.Geçen gece Polanski manzaralı evimin balkonunda otururken, baktım yazmaya başlamışım.Derdim neyse!İçimi boşaltmak tabii ki.Uzun süredir elime kalem bile almamıştım.Sanırım rahatlamak, anlatmak, ota-boka cümle kurmak bir dönem için iyi geliyor insana…Tıkanana kadar.Hoş, tıkandığım için değildi yazmayışım .Nedendi; bilmiyorum işte.Küstüm belki de.Canım sıkıldı, “ne diyorum ki ben” diye anlamadım kendimi.Okumak daha iyi geldi. Proust ile kayıp zamanın izine düşmek, İ.Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar’ını –İstanbul’da yaşarken-bir kez daha okumak, Auster’in uzaklara yazdıklarını,azimle yazılan mektupları okumak..vs..vs..Başkalarının yazdıklarını okumak daha keyifli.Bunun tadına varınca sanırm,yazacağım her şeyin anlamsız, yavan ve gereksiz olacağını düşündüm  kim bilir..Kimse bana yazma demedi,yaz da demedi.Sadece öyle bir “gün” yaşadım ki-demek ki gün o günmüş!-tüm içimdekileri oturup kağıda kustum tam anlamıyla. Buyrun, çenem böylece düştü işte ve en azından bugünler için bana iyi geleceğini bildiğim yazma sürecim tekrar başlamış oldu.
Yeni hayatımın (–n) inci günündeyim.Eski hayatımın sıfırlanmasını bekliyorum.(-n+1),(-n+2),(-n+3),.çok değil bu n sayısının değeri, sadece bilinmiyor.Ama bazı n sayıları vardır ki; daha en başta bilirsin aslında değerini ama yine de formülü uygulayarak sonuca ulaşmayı beklersin.Senden,çözüm istenir çünkü adım adım çözüme ulaşman.Burada da ulaşılacak bir sonuç var; hatta ne olduğu da biliniyor. n’in pek bir bilinmeyenliği yok anlayacağınız.Anladınız mı,önemli mi..ben bile ne dediğimi anlamazken!
Her neyse! Tüm bunları yazarken ve hayatım hiç olmadığı kadar net bir dönemden geçerken; masada,oturduğum yerde zıpladım.Tam anlamıyla zıpladım evet. Kuvvetli bir matkap sesiyle birlikte salonun duvarları sarsıldı. Bilgisayar masasının yanındaki duvarda-başımın sol üstüne denk geliyor-kocaman iki delik açıldı birden bire. Duvar patladı!  Birisi yan daireden, bizim eve doğru tünel açmaya çalışıyordu sanki. Ya da iki tane irice gözetleme deliği! Korktum tabii ki! Gürültü kesildiğinde,iri sıva parçaları pat! pat! masanın üzerine düştü. Sonra tekrar çalıştı matkap. Biranda elimde sıva parçasıyla karşı dairenin ziline basarken buldum kendimi.Ne olduğunu anlamıştım ancak,korkuyla karışık, sinirlerim de zıplayınca, kendime hakim olamadım sanırım.
“mal sahibi, mülk sahibi..Bir buçuk aydır bitmeyen tadilatınıza gıkımızı çıkarmadık ancak, bizim taraftan çıktınız bu sefer...Patlattınız sonunda duvarı, dayanamadı !”
Kapıyı ak sakallı-hem de en çemberinden-yaşlı ve küstah mı küstah bir amca açtı.Önce şortuma bir göz süzerek, yüzüme bile bakmadan ustaya seslendi. Hiç istifini bozmadan, “telafi ederiz hasarınızı,duvarlar inceymiş ne yapalım “ demez mi..
Usta beni öldürsene!Tutsana beni, adama saldırmayayım.O anda sakinleştim.Elimdeki sıva parçasını ustanın eline tutuşturup “ gel de şu deliklere bak usta” diyebildim.Yarın yine kapı kapıya çıkacağız dışarıya. LCD televizyonunu duvara asmaya çalışırken, komşusunun salonundan çıktı” internet haberlerine çıkar mıyız; karikatür gibi olduk yahu!Yıllardır okuduğum mizah dergilerinde görürdüm bu durumları, gülerdim.Yine güldüm, gerçi usta gittikten sonra-ustanın çözümü “abla tablo falan vardır sizde, sıvadıktan sonra üzerine assanız, aynı boyayı nasıl tutturcaz ki” şeklinde olunca- güldüm…Umarım ben bu şehirden gidip,(-n+n) inci gün gelene kadar sağlam bir İstanbul depremi olmaz.Bu incecik duvarlar altında ha bir de ölemezsek o zaman boku yedik demektir.Bu arada ne çok uçak geçti bu gece hava limanına doğru.Kim bilir nerelerden geliyorlar.Peki ya ben,uçağa binebilir miyim, sanırım bu konuyu biraz düşünüp etüd etmem gerekecek...

30 Mayıs 2013 Perşembe

Endişe




" Yosunlarını toplarken içinden,
   hiç direnmeden baktın öylece yüzüme
   sadece,
    sensiz nasıl yaşayacaklarını sorar gibiydi gözlerin.." 
                                                  Mayıs '00// Ankara


...............

Yemyeşil gözlerinin ardından beyaza boyalı evler göründü. Sonra da bildik bir rüzgar,yüzüme vurdu.Ege’den bir yer olmalıydı burası.Hissettim.Oysa sinemada rüzgarı hissedemezsin.Kokuyu…Avludaki divan ve örtüsü,tarlalar,keklikler..Tarlalar yeşildi, Cemal’in gözleri gibi.Gözyaşı kırmızıydı,gökyüzü mavi.Kıpkırmızı yazılı ismiyle film başlamıştı sonunda.Şans yanımızdaydı ki bilet bulabilmiştik.Bir şeyi çok istersem olmuyor; bunu anladım, uzun süredir böyle bu. “Doğru şeyi mi istemiyorum acaba ?” diye düşünürken, eşyalarımı toplarken buldum kendimi. O eşya yığınının  arasından çıkıp da izleyici koltuğunda oturuyor olmak da ayrı bir imkansızdı benim için. Ama filmde imkansız yoktu. Yönetmenin hınzır gülümsemesi, filmin her yerindeydi. Her şeyin sebebi vardı ve doğru yerdeydiler. Gülmek için yaratılmış gözlerdeki yaşlar haricinde her şey  yerli yerindeydi. “Heroes” dedi arkadaşım. “Projeyi bana anlattığında bu dizi var mıydı ?” Koca yönetmen kopya mı çekecek acaba fikri?Belli, adamın yıllardır biriktirdiği projesi bu.Uğraşmış filmle..                                       “ Ama ben  senarist gözüyle bakarsam…”
Arkadaşım konuştu, konuştu ..Taksim’e kadar onu dinledim mi hatırlamıyorum.Duraklar boyunca düşündüm sadece.Acaba hangi süper güce sahip olmak isterdim.Hangisi en çok işime yarardı.Şu an uçsam, gitsem sevdiklerimin yanına..Siyah-beyaz bir filme dahil olsam.Sin City çok kanlı olduğu için siyah-beyazdı. Jarmusch, siyahı kahveye, beyazı sigaraya göndermişti…Beyaz saçı ve siyah kıyafetiyle siyah-beyazın yakıştığı bir yönetmendi.Eskiliğinden,nostaljisinden değil, filmlerdeki renkleri göstermenin en güzel yolu bence;kontras..İşin tekniğinden anlamam, masum bir izleyiciyim.Karakterlerle özdeşleşmek benim görevim.Ege’ye gittim mi,denizsiz, iç kısımlarına..Ölümü kekliklerde gördüm mü..Bok kokusunu duydum mu, kusmuklardan midem bulandı mı ..Ölmek istedim mi..Ya yakıp yıkmak, kesmek,parçalamak her şeyi..Bana şiir okuyan bir kocam olsun istedim mi..Gözlerimdeki yaşları toplayarak çıktım salondan.Onlar gülmek için yaratılmışlar, kim yarattıysa!Çok güldürdü film beni; ağlamama izin vermeyecek kadar güçlüydü..
“mutlu mu sonu” diye sordu arkadaşım.Sonu için  sır veremem; ama beni sorarsanız mutluyum zamanı durdurmayı öğrendiğimden beri..

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Hey Nikita is it cold !


Röntgenciliği, “Arka Pencere” filminde James Stewart’ın dürbünüyle karşı binaları dikizlerken öğrendim. Belki de farkında olmadan film izleme merakım o zamanlar başladı.Şimdi oturup ne zaman karşı pencerelere baksam, birinden bir cinayet, esrarengiz bir hareket, bir komplo teorisi bekler dururum.Kamerayı havadan indirip, her filminde bir pencereden hanenin içine daldıran Hitchcock’ tan başkası değildir bu kötü alışkanlığımın sebebi.Ama artık sadece bakıyorum; hayaller kurmuyorum, yorumlar yapmıyorum.Işıkların renklerini bile ayırt etmek istemiyorum.Başkalarının hayatı pek umurumda değil galiba artık.Sanırım ben de onların pek umurunda değilimdir, kim bilir. “Acaba ne yazıyor her gece balkonda oturup tek başına” diye düşündüklerini hiç sanmıyorum.“Kimsenin umursamadığı X kuşağıyız, kabullenelim bunu artık ”diyen arkadaşıma hak verme zamanım çoktan geldi de geçti bile.

Eskiden, çok eskiden beri tanıdığım ve sinema zevkine, bilgisine güvendiğim arkadaşımdan, bana bir tane film önermesini istedim geçenlerde. “12” dedi. Film, kitap vs.. önermeyi ve önerilmesini hiç sevmem aslında.Ama bilgisine ve zevkine güvendiğim böyle referans kişilerim var, onlardan ara sıra böyle faydalanabiliyorum. Sonucun garantisi beni rahatlatıyor açıkçası.Biraz zaman geçti üzerinden.Telefonumda mesaj olarak kaldı bir süre filmin adı.Sonra üzerine biraz kafa yormak istedim. “12” ile ilgili bildiğim filmleri düşündüm.. Gilliam’ın "Twelve Monkeys” i, Sidney Lumet’in “12 Angry Men” i ilk aklıma gelenler.Sonra Google a sordum.İnternet çok işe yarıyor, farkındayım..Evet, doğru tahmin, Sidney Lumet’in ’57 yapımı filminin yeni uyarlamasıymış.Daha doğrusu, tam bilgi, Reginald Rose ‘un aynı adlı oyunundan sinemaya ikinci kez uyarlanmış..

’57 yapımı siyah-beyaz filmden babam bana heyecanla  bahsettiğinde,  henüz ortaokula yeni başlamıştım. Hitchcock filmlerini merakla izleyip, korktuğum yaşlardı. Bu filmi de babamın anlattıklarından yola çıkarak hayalimde canlandırmıştım yıllarca..On iki tane adam, konuşup duruyorlardı hayalimde..Sonra, yıllar sonra, filmi TRT ‘nin tozlu arşivlerinden bulup çıkardıkları bir gecede, izleme fırsatı buldum.Film bittiğinde hayallerim çocuklukta kalmış, film tokat gibi yüzüme çarpmış,babam ise; ona fikirlerimi bile söyleyemeden çok çok uzaklara gitmişti.                                              
İtiraf etmeliyim ki ; “ amaaan neden yeniden çekmişler ki” dedim ,demiştim. Orijinal filmin bendeki maneviyatı büyüktü malum. Henry Fonda’nın muhteşem oyunculuğu..Etkileyici,şaşırtıcı bir filmdi.Şimdi yeni yetme bir yönetmen neden böyle bir işe soyunmuştu ki derken; film elimde, perdeleri kapatmış, izlemeye hazırlanırken buldum kendimi.Başı, sonu, ortası..Filmi bilerek izlemek…"Sus bakalım” dedim kendime.Bu yeni bir film gibi görünüyordu.Evet, bildiğim , ancak bir o kadar da yepyeni bir film.Tam anlamıyla Rus işi.Gittikçe sertleşen ve çözüme geldiğinde sonunu bildiğim halde heyecanla beklediğim bir film olup çıkmıştı karşıma.

“Gerçeği, günlük hayatın sıradan ayrıntılarında değil, hayatın kendi özünde ara” B.Tosia

Açılış sekansından itibaren dikkat kesildim.Çok mu kahve içiyorum bugünlerde belki de algım açıldı, zihnim apaçık geziyorum bir süredir.Yönetmeni,müziği,başlangıcı derken..Yönetmen Nikita Mikhalkov. Güneş Yanığı diye başka bir filmi varmış..Hiç de yeni yetme değilmiş, ’45 doğumlu adam..Utandım ön yargımdan..Bu yönetmeni takip etme zamanı gelmiş de geçmiş bile çoktan.
Tabii ki her sahneyi orijinaliyle  karşılaştırmalı olarak izlemeye başladım. On iki adamın, ilk filmdeki karşılıklarını bulmaya çabaladım. Bir tek Henry Fonda kalmış oyuncu olarak aklımda.Kendinden emin,zeki,..Bir süre sonra bıraktım.Film öyle bir akmaya başladı ki; yepyeni karakterler çıktı karşıma.Eskiyi bıraktım, düşünmedim bile.Sadece konuyu sabitledim kafamda.İçi dopdolu bir filmdi bu seferki.Mekan daha ferah, malzeme daha fazla, derdi daha derin olan bir film.Karakterler ve sahneler arasındaki geçişler çok keskindi.Ortam, ilkinden farklı olarak soğuktu.Rusya, buz gibi..Sorgulanacak bir çok  konu, cinayetle birlikte masaya yatırılıyordu film boyunca..Buradaki on iki adamın gerçekten de öfkeleri vardı içlerinde patlamaya hazır.Şüpheyle izlemeye başladığım filmin final sahnesinde, kanepeye gömülmüş,biten sigara paketine ağlayan gözlerle bakıyordum.

Bir saate kadar buluşup, gecemizi aydınlatacak bir filme gideceğim arkadaşım aradı ben filmi sindirmeye çalışırken.Evden çıkmam gerekmeseydi oturup orijinal filmi de izleyecektim hemen ardından.Perdeleri açtım, günüm kararmak üzereydi ama evden çıkıp gecemi aydınlatma zamanı gelmiş geçiyordu bile.Hızlı çekimlere taş çıkartan metronun kalabalığına bıraktım kendimi, gittim,gittim,..ta ki zaman durana dek, yürüdüm.