Öyle günler var ki; bir an önce bitsin diye gözünün içine
bakarsınız. Saatler geçmez, yaptığınız hiçbir şey keyif vermez, vermediği gibi
de canınız yanar.Elinizde tuttuğunuz her şeyi yere düşürürsünüz, yaptığınız
işlemler elinizde patlar,sabah kalktığınızda sular kesiktir,siz ayılmaya
çabalarken telefona gelen çağrının hemen ardından kapınızda bir korna sesiyle
servisin geldiğini anlarsınız.Telaşla merdivenlerden inerken son iki basamağı
birden atlamaya çalışmadan,yere kapaklanmaktan son anda kurtulursunuz…Telefonunuzun
şarjının bittiğini ve şarj aletini işte unuttuğunuzu evhamlı annenize
açıklayabilmek için kuzeninizin telefonunu elinize aldığınızda zaten annenizin
sizi iki kez arayıp merak etmiş olduğunu anlarsınız.Ona günün gerginliğini yansıtmamaya
çalışsanız da annedir o, siz de anne olunca onu anlayacaksınızdır;merak
etmiştir sizi.Yalnız yaşadığınız için kaygıları bir kat daha artmıştır ki bunu
zaten sizden saklamamaktadır.Ne zaman ki ziyaretiniz sonrası evinize
ulaştığınızda , sizi arayıp kapı pencereyi, kilitleri kontrol etmenizi ,
ışıkları açıp odalara bakmanızı tembih eder.Siz ki içinizde hiçbir korku
emaresi olmamasına rağmen, dediklerini yaptığınızda, kendi evinizden tırsar
hale gelirsiniz.Oysa siz nice gerilim filmini tırsarak da olsa keyifle izlemiş
birisinizdir. Birazcık ürperirsiniz, sırtınızdan kuyruk sokumunuza kadar bir
titremeyle telefonu kapatırsınız. Sonrasında uyuyabilirsen uyu hadi…
Aynı gün içinde, İndiğiniz arabanın kapısına sıkışan işaret
parmağınızı, artık kan toplayıp ödem yapmış bir halde taşımışsınızdır.Parmağınızın
acısını içinize çekip sakinliğinizi bozmamışken henüz, buz istediğiniz acil servis doktoru sizi
delirtmeyi başarmıştır bile. Hiç bir şey söylemeden sadece buz aküsünü geri verip
evinizin yolunu tutmuşsunuzdur.Evde bir buzluğunuz olduğu ve içinde buz
bulunduğu için şükredersiniz.Buz, güneşin sıcağından daha keskin bir soğuk.Her
derde deva , darbelere dayanıklı, morarmalara engel.Rakıya konur mu konmaz mı
tartışmaya açık.Her eve lazım derken, kapınızın kilidi dönmez,
sıkışır,kıvranır,çilingir hatlı ev sigortanız devreye girer.Siz de kendi
söküğünü dikmeyi başarmış bir terzi edasıyla yürüdüğünüz yolun bitmemesi ancak
bu günün artık bitmesi için adımlarınızı hangi hızda atacağınızı düşünür durursunuz.Yol biter, kapı açılır,
yatak sizi kucaklar, uyku kardeş elini verir…Az sonra günün bitmesinin verdiği
huzurla gözlerinizi tüm düşlerinize doğru kaparsınız.. “Gözlerimi açsam da sen
çıksan karşıma” diyen o tok sesi beklerken sabah olmuş, çalar saat çalmış, cır
cır böcekleri susmuş olur.Sonbaharın serin bir sabahına merhaba demek için bir
gözünüz açık diğeri kapalı, pencereyi açarsınız.
Artık bir çok şey için unutma vaktidir.Sabahın en güzel
saatinde unutmak, beyne giden oksijenle afyonu patlatmak,en güzel uyanma
halidir.Nicedir yapamadığınız bir şeyi aklınıza düşürür bu serinlik.Titreyerek
yeni bir güne yelken açarsınız ;ama korkudan değil keyiften;belki üşüdüğünüzden
belki de titreyerek kendinize geleceğinizdendir bu halleriniz. Uyuyan insanları
düşünürsünüz, aklınız onlarda kalır.Ancak kalbiniz asla sizden ayrılmayacaktır
artık; akıllanmıştır.Güzel bir hafta sonu dileyerek Cumartesilerin değerini bir
kez daha kendinize fısıldasanız da pazarın asaleti ve varlığı hayatınızın bu
bölümünde kalbinizi kaplamıştır. Pazarları seversiniz artık, özlemle
beklersiniz; daha normal, daha aktif,daha planlı…daha fotoğraflı.
Sonrası dedikodu işte; kim söylemiş ki sizin Ahmet’e ya da
Garcia!ya vurulduğunuzu…Yüksek kaldırımı, tramvayı…Oysa yüksekkaldırımda
güpegündüz yürümüşsünüzdür Melahatsiz,Yakup’un meyhanesinde rakı içmişliğiniz
de olmuştur.Boğazkesen’den adının anlamını düşünmeden inmişliğiniz de…Olduğunuz
şehri düşünmeden yola devam edersiniz;özlemlerinizi bastırarak, sadece ve
sadece önünüze bakarak.Belki bir moleskin sayfası anlamıştır sizi sadece, belki
de uzaklarda kalmış bir iki satır.
Öyle günler vardır ki; geri dönüşsüzdür; tıpkı dünyanın tüm
sabahları gibi…
