Saçıma, atkıma, üzerimdeki kabana sinen bir kömür kokusu var
sabah sabah, şehrin üzerine de sinmiş. Günlerdir burnumda. Sanki suyun altına
girsem simsiyah bir kir akıp gidecek vücudumdan. Kış şimdi, soğuk. Elbet gelip
geçecektir, yine baharlar gelip içimizi ısıtacaktır. Kapalı yerde kaldığımıza
küfredip kendimizi dışarıya atmaya çalışacağızdır. Başımıza gelmedi değil,
bahar sendromları, kış uykuları, yaz rehavetleri.. Sonbaharın depresifliği…Mevsimlere
mi atmalı topu acaba, ruh hallerimizin sebeplerini. Doğaya mı mal etmeli
başarısızlıklarımızı, enerjimizin düşüklüğünü.. bilmem belki kolay olan budur;
bahaneler.
.......
Vapura yetişmiş, hatta beş dakika beklemem gerektiği için
turnikeden geçip banka oturmuştum. Günün yorgunluğu, az sonra izleyeceğim film,
üzerine konuşulacaklar… Orada olma sebebim, ben kimim, neyim, yarın sabaha
nasıl uyanacağım, bir an önce yatağıma yatıp uyusam… diye diye aklımdan
geçenleri düşünmemeye çalışırken, yanıma oturan bayanın güvenlik görevlisiyle
diyaloğu girdi araya. Dahil olmak
istemesem de , yanındaki kişinin şikayeti haklı yöndeyse, “ aa cidden haklı ya, evet öyle olmalı” diye içinden
geçiriyor insan. Sanırım bu sefer de böyle düşündüm onca aklımdan geçenin
içinde. İstem dışı bir sohbet başladı aramızda. Sınıf öğretmeniymiş,
öğrencileriyle buluşmaya gidiyormuş bir organizasyon için….Sohbetin nerede başlayıp nerede biteceğini henüz
kestirememiştim ki vapur geldi. Banklardan vapura kadar olan yürüyüş
mesafesinde birden bire kendimi sinema sohbetinin içinde buldum. Aslında
sinemaya çok ilgiliymiş. A tabii ben de bu arada fotoğraf atölyesine gittiğimden
bahsetmiş olabilirim çok masumca. Hatun kısmı işte; konuşacak birini bulduk mu
başlarız anlatmaya.
Oysa ben ne kadar ketum olduğumu bilirim -nadir dönemlerde
çok konuşup bunaltsam da karşımdakileri; aslında pek sevmem konuşmayı - ancak;
karşınızdaki anlık da olsa bir güven uyandırıyorsa sizde, çözülmeye yüz
tutarsınız…
Vapurun koltuklarına oturduğumuzda konu Kieslowski’ye
gelmişti. Bu ne hız, bu ne akıcı bir sohbet… “Ben fotoğrafçılıkla da çok uğraştım
ama gönlümde sinema var” diye devam eden sohbetimiz, annesinin kaybına ve
senaryo çalışmalarına geldiğinde vapur
iskeleye yanaşmıştı bile. Artık yollarımıza gitme vaktiydi. Telefonumu aldı,
evlerimiz de yakınmış, belki arar, kim bilir…
Benden çok şaşırdığı ve
mutlu olduğu belliydi böyle bir
karşılaşmaya. Bir akşam vapurda, hiç tanımadığı biriyle böyle bir sohbet
yapacağına inanamadı farkındayım. O hiç tanımadığı biri de ben çıktım işte;
şans ...
Ben de inanamıyorum bazı şeylere aslında.. Yılın son dönemi bir
tuhaf geçiyor zaten, 2013 biterayak bir gol daha atmazsa; şimdilik yırttım
demektir. Araba almaya gelen genç bir edebiyat öğretmeniyle yaptığım Oğuz Atay sohbeti ise apayrı bir şaşkınlık ifadesidir. O
on beş dakikadan cidden kısa bir film
çıkardı ;)
Hayat, biriktiriyorum seni, kahramanlarımı-şakacı olanları
özellikle-, anlarımı, mekanlarımı… Birazcık daha izin ver bana; sana
anlatacaklarım çığ gibi büyüyor içimde. Yeter ki ilham kaynaklarıma
dokunmayasın, yeter ki beni sık boğaz etmeyesin…Anlaştık mı.

Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilKömür kokusundan vapurdaki muhabbetin ,mevsime inat, sıcaklığına kadar her şeyi çok net hissettirmişsiniz. Hayatı biriktirmeye ve paylaşmaya devam etmeniz umuduyla.:)
YanıtlaSilNot: İlk yorumu eksik halde gönderdiğim için sildim.